İki Orta Şekerli Kahve


Aylardan Eylül. Mevsimi ise hiç sorma… Güneş hala tepede. Aydınlatıyor, ısıtıyor her tarafı da bir benim içimi ısıtmaya yetmiyor. Sen gittin gideli Leyla, buralar hep kış, buralar hep soğuk. İnanır mısın, Ağustos’ta bile içim buz tuttu. Hep üşüdüm. Arkadaşların ağzına sakız oldum. Hem de damlalısından. Çiğnedikçe çiğnediler… Delirdiğimi zannettiler. Kahvede, mahallede arkamdan konuşuyorlarmış. Duyunca sadece güldüm. Kızamadım ki onlara.  Açıklayamadım ki hiçbir şey. Gerçi açıklasam da nereden bilecekler ki seni, senin o eşsiz sevgini be Leylam?

Yapraklar sararmaya başlamış her yerde de, benim gönlümün ağacı çoktan kurudu be Leyla. Sen gittin gideli ne suyum var, ne havam. Az biraz oksijenim vardı yaşlı ciğerlerimde o da seninle beraber, bende olan her şeyi de alıp, kasıp kavurarak götürdü. Sen gittin ya bir fırtına çıktı önce, düştüm kalktım, düştüm kalktım. Her düştüğümde “lütfen bitsin artık, Leyla’ma gideyim!” dedim. Ama ya beni bu halde görseydin Leyla? Kahrolmaz mıydın? O yüzden toparladım hep kendimi Leyla. Toparladım ki, benimle yine gurur duy diye.

 Bazen gizlice ağlardım koynunda Leyla. Arada da küçük çocuklar gibi burnumu çekince anlardın ağladığımı. 

“Yapma be Mehmet, sen yapma. Beni daha da acılar içine sokma. Bilmez misin çaresizliğimi, sana olan sevgimi, Seni arkamda, boynu bükük bırakmanın ne acı olduğunu? Acıma daha da acı katma.” derdin hemen. ‘Ah be Leyla. Gitmek zor ama sensizlik daha da zor be gamzelim.’ diye geçirirdim içimden de, sana bir şey diyemezdim daha da üzülme diye. 

“Tamam yoldaşım, tamam gözümün bebeği” der arkasından da, sen uyuduktan sonra bir bardak su içer, hıçkıra hıçkıra ağlardım. Sırf sen duymayasın diye gizlice bahçeye çıkar, Eskişehir’in o ayazında saatlerce oturur,  bir gökyüzüne yıldızlara, bir de uyuduğun yatakodamızın penceresine bakardım. Bir kez daha ağlardım. 

Çok da geçmedi zaten üstünden sevdiğim, beni bırakıp yıldızlara karışmanın. Şimdi yine bahçedeyim. Sana bakıyorum, yani gökyüzüne. 

“Hadi Allah’ım” diyorum. “Beni de alsana yıldızların arasına. En azından Leylam’ın yanına. Yaş zaten erdi kemale. Bir de ruhum erse Leyla’ma!”

Her gece böyle ediyorum ben duamı Leylam.

Bir de iki tane orta şekerli kahve yapıyorum, eskisi gibi Leyla. Ama bir farkla. Sana kavuşana kadar senin yerine de içiyorum kahveyi. 

Sana gelmek için gün sayıyorum be Leylam!

Reklamlar

Mardin’de İngilizce Oyun Grubu

Herkese merhaba, normal blog yazısı değil de bilgilendirme yazısı olacak bu post kusura bakmayın.

Ne zamandır aklımda olan bir şey var… biraz güç toplamam lazımdı sağlam bir karar verebilmek için. Sanıyorum ki o gücü topladım ben. Kitap, hikaye aşığı olduğumu daha önce söylemiştim. Özellikle çocuk kitapları hastasıyım. 

Eskiden de üç yıl gibi Harika zamanımı çocuk kitabevinde geçirmiştim. 

Ekim ayının ilk haftasından itibaren 2-4 yaş, 5-7 yaş için İngilizce ve Türkçe oyun grupları başlatmaya karar verdim. 1.5 saatlik zaman diliminde hikaye, şarkılar ve motor becerilerini geliştirecek aktiviteler olacak. 7-9 yaş arası içinde İngilizce hikaye anlatımı olacak.

Duyduk duymadık demeyin. Mardin’de ki arkadaşlarınıza durumu anlatın. 

Ben çok heyecanlıyım. Hem çocuklara hikaye sevgisini aşılayıp, hem de çok eğleneceğiz. 

Bu arada küçük yaş gruplarının yanında mutlaka bir ebeveyn bulunması şartı var. Çünkü hep beraber eğleneceğiz.

Kaybolmuş Anahtar

Bir gün odada oyalanırken bir anahtarlık buldum. Üç tane paslı mı paslı anahtar ilişmiş ucuna. Anahtarların üçü de farklı farklı. Belli ki farklı kapıları açıyorlar. 

Daha önce hiç görmediğim anahtarlar bunlar. Evdeki odaların kapılarını teker teker deniyorum ama yok. Hiç birine uymuyorlar. Zaten şimdiki kapılar da nerede bu anahtarlar? Hepsi fabrikasyon. Tek tip. O eski el işlemeleri yok ki. Yapan var mıdır hala o da meçhul. 

Yani anlayacağın bizim eve ait değil o anahtarlar. Çocuk güvenliği hat safhada. Yok öyle kilit bizim evde, banyo hariç. O da mahremiyet zaten. Aslında mahremiyetten çok benim dinlenme yerim de diyebilirim. Çocuklardan kaçabildiğim zamanlarda, oraya sığınıyorum ben. Iki dakika da olsa yetiyor bana. Nefes alıp, şarj ediyorum kendimi. Sonra yine bir curcuna.

Ne diyordum ki ben? E nereye ait o zaman bu anahtarlar? Bütün gün düşünüyorum ama bulamıyorum. Tabi bu arada bilmem kaç defa emziriyorum bizim küçüklüğü. E bezini de bilmem kaç defa değiştiriyorum. Sonra diğer çocuklar var. Onları doyurmak lazım. Hem fiziksel, hem zihinsel, hem de sevgisel. Günün çoğu bu işlerle bitip gitti. Ertesi gün aramaya karar verdim anahtarların kapılarını. Bir gün önceden plan yaparsam, çok daha kolay geçecek günüm. İnanıyorum. İnanmak istiyorum.

Biraz daha rahat başlıyorum güne. Niye daha önce plan yapmadım ki. E neyse bundan sonraki günlere nice nice planlar yaparım artık. 

E oraya bakıyorum, buraya bakıyorum ama anahtarlar hiç bir yere uymuyor. Derken dışarıya çıkıyorum çocuklarla. Biraz oyalanıyoruz. Eve gelince de oyun oynuyoruz, yemek yiyoruz, yine oyun oynuyoruz. Derken tek başlarına  oynamaya başlıyor çocuklar. Fırsattan istifade ediyorum hemen koşup, anahtarları sakladığım yerden alıyorum. Tekrar evin içini eşeleyip, anahtarlara uyan bir şeyler arıyorum. Dolapların içini, yatakların altını, akla gelebilecek her yere bakıyorum. Derken dolabın üstünde, köşeye sıkışmış ufak bir sandık geçiyor elime. Hemen alıp yatağımın üzerine bırakıyorum. 

Allah Allah! Bu da nereden çıktı ki şimdi? Hıı, şimdi hatırladım. İlk çocuğuma hamileyken koymuştum bu sandığı buraya. İçinde ne vardı ki? Onu bile unuttum. Sandığı açmaya çalıştım ama açılmıyor. Sandık dediğime de bakma canım.Ufak bir kutu. Yanında bir kilit var. Yok artık, ne koymuşum ki içine bir de kilitlemişim böyle. Garip. Zaten arada tutar bu garipliklerim benim. 

Anahtarları bu sandığın kilidinde de denemeye karar verdim.

İlk anahtar, ikinci anahtar derken üçüncü anahtar deliğe uydu. Sandığın kapağını açarken o kadar heyecanlandım ki, kalp atışlarımı duyabiliyordum. İçinden başka bir kutu ve eski bir fotoğraf çıktı. Çocukluğuma ait. Uzun zamandır çocuk benin varlığını unutmuştum. Yetişkin ben, başka işlerle o kadar çok meşguldü ki, kim olduğunu hatırlamıyordu. 

Resimi alıp, aynaya koştum hemen. Lohusa topuzu dedikleri topuz vardı saçımda. Gözlerimin altında koyu halkalar oluşmuş. Tabi ki olur! 1 seneden beri deliksiz uyumadım. Boşverdim onu bunu. Gözlerimin içine baktım uzun uzun. O eski kıvılcımı bulabilir miyim diye çok uğraştım. Küçücük bir iz buldum. Biraz daha yaklaştım aynaya. Gözlerimi kocaman açtım bu sefer. Evet, hala kıvılcım vardı. Hayal etmeye devam edebilirim. Derin bir iç çektim. Uzun zamandan sonra ilk defa bu kadar rahatladım. Küçük damlalarda aktı gözlerimden. Sevinç gözyaşlarıydı bu sefer. 

Yatağın üzerine oturdum tekrar. 

Kaldı iki anahtar sadece. 

İlk anahtar uydu bu sefer. 

Hayda… yine ufak bir kutu çıktı. 

Siyah, uzun bir kuş tüyü de vardı kutuda. Bir de boş bir mürekkep kutusu. 8 yaşındayken sokakta bulmuştum bu tüyü. 1 hafta boyunca yanımdan ayırmamıştım. Sonra annem bana bununla yazı yazabileciğimi söyleyince, babam işten gelirken bir kutu mürekkep ve ajanda almıştı bana. Sonra her gece ajandaya, küçük öyküler uydurup yazdım. 

Aceleyle anahtarı aldım elime yine. Bu sefef ellerim titriyordu. Anahtarı bile deliğine zor oturttum. 

İçinden o ajandam çıktı. Ajandayı elime aldım. İlk sayfayı okuduktan sonra, hüngür hüngür ağlamaya başladım. 

Yıllar önce büyümeye çalıştığım için içimdeki çocuğu, hayallerimi kaybetmişim. Elime aldım ajandayı. Çocuklarımın yanına gittim. Önce saçlarından öptüm koklaya koklaya.  Sonra da dünyanın, benden çaldığı hayalleri, onlardan çalamayacağını göstermek ve ögretmek için, kendi hayallerimi hatırlaďım. 

Kırtasiyeden bir ajanda, bir mürekkep aldım. Ilk sayfasına yazmaya başladım bile. 

Tam kendimi kaybetmişken, kaybolan anahtarla kendimi buldum tekrar.

Sağa sola iyi bakın. Köşenin birinden size giden bir anahtar mutlaka vardır.

Biz de Çocuktuk

Çocuklarla yetişkinler o kadar farklılar ki, bir birlerinin zıttı. Sanki bir dönem çocuk olmamışız edasıyla dolanıp, büyüklük taslıyoruz oraya buraya. Koca koca parmaklarımızı sallıyoruz hatta olur olmaz çocukluk şeylere. 

Halbuki ne kadar kolay çocuklar için mutlu olmak. Küçük küçük şeylere dakikalarca gülebiliyorlar. En üzgün zamanlarında, küçük bir sürprizle ya da sabunlu suyla yapılan baloncukla birden somurtan o küçücük, güzelim yüzleri birden yırtılacakmış kadar genişler ve o kahkaha sesleri, ne kadar yorgun olursanız olun size büsbütün bir enerji veriyor. İyi ki diyorsunuz, iyi ki varlar…

Ama çoğu zamanda, bizden küçük oldukları için bir patronluk taslıyoruz onlara. Koşma, yapma, etme, buraya gel, onu ye, bunu giy, öyle davran, tırmanma, sus, ağlama… bu liste uzar gider ucunu yakalayamayız. 

Çocuk bu arkadaşım! Koşacak, bağaracak, tırmanacak. Biz insan yetiştiriyoruz, kafeste kuş beslemiyoruz.

Malesef hepimiz yapıyoruz bunları. Ben de, sen de o da.

Ne zaman içimizdeki çocuk öldü? E biz de çocuktuk. Evet şimdiki nesilden biraz da olsa farklıydık. Ama biz de çocuktuk. Küçücük baloncuklarla mutlu olan biz, şimdi mutlu olmak için dünyaca şeye ihtiyaç duyuyoruz. Baloncuğun yerini markalar, sıfatlara değişir olduk. 

Ne zaman çocuklara kızmaya kalksak, 5 saniye de olsa içimizdeki çocuğu devreye sokalım ve çocuklar gibi düşünmeye çabalayalım. Bak o zaman çoğu sorun hallolacak.

Bu arada küçük prensi mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Tekrar çocuk olmamız için iyi bir rehber.

Keşkeler ve İyikiler

  
Bu ikisi her ne kadar da zıt olsa, birbirini tamamlayan iki kardeş edasıyla dolaşıp dururlar.

Hayatta keşkesiz ve iyikisiz bir durum değerlendirmesi yok. Bende de çok var onlardan. Keşkelerim ve iyikilerim. Beni tamamlarlar. Beni ben yaparlar. Bazen bir diken olurlar, batan parmağımızdan çıkartmaya çalıştığımızda daha da derine kaçarlar. Canımızı daha da yakarlar. Ama kimsenin bize öğretemedikleri dersleri öğretmekle birebirdirler. 

Bir de madalyonun diğer bir yüzü var. Bu iyikilerimiz. Bizi daha da umutlandırırlar. Bir nevi teşviktir, kamçıdır önümüzde. Kelebek misalidir. Düşündüğümüzde içimizde pır pır uçar. Bir de tırtıllık dönemi vardır bu iyikilerin. Önce pek değersiz gibi durur ve sonradan rengarenk güzel bir kelebeğe döner. Güzel sonuçlar doğurur yani.

Başka bir durum vardır ikisini de aynı şey için söylediğin. Farklı sonuçlar olsaydı ne yapardın bilemediğin.

Bir yıl oldu. Hope ve Noah’yı kaybedeli koskoca bir sene. Bu bir senede onları düşünmediğim bir saat bile yok. Tüm hücrelerim hala yakarıyor. Tanımadığım çocuklarıma karşı hiç bitmeyen bir garip özlemim var. Keşkelerle dolu bir anı. Gözyaşım olmadan düşünmediğim zor zamanım var benim. Abarttığımı Düşünen insanlar var etrafımda, saçmaladığımı düşünen kaç çocuğun var cevabına tereddütle verdiğim cevaplar var benim.

Bir de iyikilerim var. Iki buçuk ay önce kucağıma gelen başka bir yavrum var benim. Tanrı’nın kendimi tamamen kaybetmeme, mecnun olmama izin vermediği için her gün Öpüp kokladığım ayrı bir canım var benim. 

O yüzden iyikilerim ve keşkelerim var benim.

Ya sizin?

Bazen Ara Vermek Lazım

  
Her ne durum olursa olsun bazen ara vermek lazım. İçinde olduğunuz her ne olursa olsun. Bazen işinize bir mola vermek lazım. Bir gün bile iyi gelebilir bu duruma. Verimliliğiniz artacaktır.

Bu üzerinize yapışan, sizin bir parçanız olan sıfatlarınız içinde geçerli. Özne sizsiniz çünkü. Öznesiz bir sıfatın hiç bir anlamı yoktur. Yaptığınız her ne ise siz olmadan, boştur.

Bazen kardeş olmaya ara vermek gerekir. Bir gün tamamen kafa dinleyip tekrar iyi bir abla abiliğe dönüş yaparsınız. Nasıl olsa ömrünüzün sonuna kadar değişmeyecek bir sıfattır bu. Kardeşiniz siz olmadan bir gün gayet iyi idare edebilir. 

Bazen evlat olmaya ara verin. En azından bir gün yada bir saat. Kapatın dünyayla sizi bağlayan elektronik cihazlarınızı. Kendiniz için bir şey yapın. Daha iyi bir evlat olarak geri döneceksiniz emin olun.

Yada bir saatliğine eş olmaktan vazgeçin. Eşinize olan sevginiz daha da artacak, rahat bir nefes alacak ve olaylara farklı gözden bakacaksınız. Hatta eşinizin diş macunu ortadan sıktığı için ettiğiniz kavgalara gülüp geçeceksiniz. Sevdiğin adamla birlikte olduğun için şükür bile edeceksin.

Ya da benim bugün yaptığım gibi Meera’yı alıp zaruri de olsa iki günlüğüne de, yarı zamanlı da olsa anneliğe ara verin. 7/24 çocuklarınızın içinde olunca bazen ne değerli bir iş yaptığınızı unutabiliyorsunuz. Kendinizi ve yaptığınız işi küçümsüyor kendinize haksızlık edebiliyorsunuz. Sadece Çocuklarınızın size ihtiyacı olduğunu zannedip, sizin onlara olan ihtiyacınızı unutabiliyorsunuz. 

Otogarda gördüğünüz küçük bir çocuk sizin burnunuzun direğini sızlatabiliyor. Gözleriniz yaşlarla doluyor. Kalbinizin içindeki kuş uçmak için çırpınıyor. Siz yaptığınız bu işin kutsallığını anlayabiliyorsunuz. Sanki aranızdaki bağın sadece kandan değil de, kalpten olduğunu anlayabiliyorsunuz bu molalarda. 

Iyi de yapıyorsunuz. Enerjinizi toplayın. Tüm sorunları içi boş bir balon haline getirip özgür bırakın. Balonla beraber içinizi boşaltın. 

Neye ara verdiyseniz de, kalbinizdeki yerini iyi düşüncelerle doldurup geri dönün. Benim kocama ve çocuklarıma yapacağım gibi sımsıkı sarılıp onları sevginizle avucunuz açık bir şekilde Hayatınızda tutun. 

“Hiç Zorlanmıyor musun?”

  
Lütuf tek ihtiyacımız olan biraz daha lütuf. Gerçekten kolay değil. Hiç bir şey kolay değil ki bu Dünya’da. Nefes almak bile bir çaba sarfetmeyi gerektiriyor. 

“Hiç zorlanmıyor musun?” Her gün duyduğum soru. Artık belli bir cevap vermeye başladım. 

Sorumlu olduğunuz küçük canlar varken nasıl zorlanmayabilirsiniz ki? 

Küçük bedenler… Küçük yürekler… 

Tepeden tırnağa tüm ihtiyaçlarının karşılanması için gözünüze bakan o küçük gözler.

Koşmanız gereken tuvalet ziyaretleri, kesmeniz gereken 80 küçük tırnak, yıkamanız gereken küçük bedenler… Hergün en az 5 defa doyurmanız gereken küçük gibi gözüken ama oturduğunda bir dürümü bile bitirebilen mideler. 

Her gün zeytinyağı sürmeniz gereken dört küçük beden…

Bunlar sadece fiziksel ihtiyaçların bir kaçı… Ya farklı dört karakterin isteklerini, sevmediklerini öğrenmemiz gereken şeyler için ne kadar çabalamanız gereken zaman ne olacak?

Her gün yeni birşeyler öğretme çabanız… 

Kolay değil hiç birşey. Ama bunları kolaylaştıran önemli şeylerde var.

Yukarıda saydığım tüm o zorlayıcı işleri yaparken yüzünüzdeki tek bir gülümseme bir çok şeyi değiştirecektir. Çocuklarımız yaptığımız şeyleri pek hatırlamazlar ama onları nasıl yaptığımızı hatırlayacaklar. Ben dün bu kararı aldım ve bugün bunu uygulamaya başladım. Etkili bir Yöntem. 

Bugün aşılı, ateşli bir bebekle bunu uyguladım ve oyun oynarken Abbey kız üzerime işedi. Evet yanlış duymadınız. Gülerek işedi kucağıma. Ben sadece gülümsedim ve gidip banyo yaptık beraber 7 dakika içinde.

Gülümsemeler herşeyi kolaylaştırmaya başladı. Mutlu gözler ve sevgi dolu bir ev. Sevgi herşeyi değiştiren unsur. Herşeye değdiğinin bir kanıtı adeta. 

Evet çocukların sevgisi, ama doğru ama yanlış, ama gözyaşı ama kahkalarla geçen güne değen tek kanıttır…

O yüzden diyebileceğim tek şey evet kalabalık bir aileye sahip olmak zor ama Lütuf dolu birşey bizim için.

Dara Antik Kent

  
Geçen hafta, Dara Antik Kent’te idik. Hazır Mardin’de yaşıyorken buraların güzel yerlerini de görelim dedik. Evet biz gezmeden duramayan bir aileyiz. İnsanın içine işleyince çıkamıyor bir türlü bu Gezginlik Kanı. Hatta boşu boşuna bu kadar kira verdiğimizi düşünmüyoruz dersem yalan olur.

   
 Neyse biraz da Daradan bahsedelim. Darius krallığı varmış oralarda. Hatta Güneydoğu’nun Efes’i olarak adlandırılırmış buralar. Mardin’in güneyinde 30 km uzaklıktaki Oğuz köyünde bulunmakta. Bu arada Dara Antik Kent Dünya’nın ilk su barajı olduğuna inanılıyormuş. Ben okuduklarımın yalancısıyım. İçeride insan kemikleri de var. Ben göremedim orası ayrı bir konu. Abbey kızı çişe götürdüm o an. Mezarlıklara işetçek halim yoktu.

   
  Oraya giderken yanınıza su almayı ve şapkayı unutmayın. Bir de güneş kremi götürün… 

Bir de bebek arabası getirme gibi bir zahmette bulunmayın. Şayet zorlanırsın. Bebelerinizi giyin de gidin. 

   

  
 

Hayaller Diyarı

  
Hayaller! Küçük bir kızken sürekli hayal kurardım. Bazen çok uçuk hayallerdi bunlar, bazen de çok küçük hayaller. 

Genelde kitaplar beni bu hayal Dünyasına sürükleyen en önemli araçtır. Kitaplar da istediğim karakter olabilme şansım var. İstediğim şeyi yapabilme şansım. 

Her kitap ayrı bir hayal diyarı, ayrı bir macera. Kitabın ilk sayfasında başlar bu maceralarım, son sayfasında son bulur. O yüzden her bir kitap ayrı değer taşır. 

Çünkü gerek okulda, gerek başka ortamlarda bu hayallerimi çok törpülediler. Zaman geçtikçe hayal kurmamaya başladım. Yani büyümeye başladığımı söylediler. Ben de yavaş yavaş hayallerimden vazgeçtim. Sonuçta büyüyordum. Artık Yetişkin bir kadın oldum… Neredeyse hiç hayal kurmuyordum. Ta ki Odelia’yı ilk kucağıma alana dek. O ilk dakikada hayaller kurmaya devam ettim. Sonra tekrar hayaller kurmaya başladım. Çünkü çok önemli bir görevim vardı artık. Hayal kurmayı öğretmek gibi zorlu bir görevdi bu. Bunun için önce benim hayal kurmam gerekliydi. Daha sonra bunu öğretebilirdim. Öyle de oldu. Biraz zaman aldı sesli hayal kurmaya başlamam için tekrar. Zorlu bir dönemdi, sancılı geçmişti. Sonunda yetişkinlerle Zıt düşmek gibi bir sonucu vardı. Belki de arkadaşlıklarımın bazılarını kaybedecektim. Ama olsundu. Ben tekrar eski ben olacaktım. Öyle de oldu.

Şimdi çocuklarımla beraber hayal kuruyoruz. Bazen abartıyoruz, işin suyunu çıkarıyoruz. Ama olsun eğer bir insan hayal kurmaktan vazgeçmişse nefes alamaz hale gelir. Kendisi değil de başkaları olur. Önemli olan tabuları kırmak. Çocuklarıma en büyük öğüdüm şu: hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin! Ne olursa olsun, kim ne söylerse söylesin, hep hayal kurun. O gerçeşince daha da büyük hayal kurun!

Benim şimdi üzerine çalıştığım bir hayalim var. Roman yazmak. Çoğu zaman Başkalarını dinledim. Kitabın yarısında hikayeyi silip attım. 

Roman yazmak kim, sen kim diye kendimi çok hırpaladım. Ama en sonunda kararlı bir şekilde yine başladım. Şimdiki hayalim onu tamamlamak. Ya tutar ya tutmaz. Orası hiç belli olmaz.

Çocuklarınıza hayal kurmayı öğretin. Ama önce siz tekrar hayal kurmaya başlayın.

Nasrettin Hocanın göle maya çalması gibi. 

Ya tutarsa?!?

Hangimiz Daha İyi Anne?

  
Ne alakaya maydanoz, değil mi? Bu yazı aslında hem kendime bir serzeniş, hem de tüm anneleri baskı  altında tutan yine biz annelere bir serzeniş.

3 çocuğumu da 6 ay boyunca sadece emzirdim.  Ortalama birer buçuk yıl emzirdim. Çünkü diğer çocuğa hamileydim. Tamamen ev yapımı yemekler yedirmeye çalışıyorum. Arada abur cubur vermiyorum dersem tamamen yalan söylemiş olurum. İşte şu şekil yemek, bu Şekil doğum, şöyle kıyafet, böyle eğitim derken liste uzar gider…

Dört numara olan Meera’da bir sorun yüzünden sütüm neredeyse bitecek kadar azaldı. Meera Nisan’ın birinde, bir aylık olacak. Midesi falan çok küçük evet, ama tamamen bitme noktasındaydı. Hani o teyzelerin her zaman abartarak “aç bu çocuk, sütün yetmiyor” felsefesini bütün gerçekliğiyle yaşadım. 

“Bol bol uyu” tavsiyelerini hiç sesli dile getirmeyin lütfen. Bu aralar uyku bana, uzaklardan nanik yaparak dalgasını geçiyor. Olsun be… Bu bünyenin, son 6 senedir uykuyla yolları kesişmemiştir. Neyse asıl konumuza dönelim.

  
Bu sütün azalması döneminde istemeyerek de olsa formül mama kullanmak zorunda kaldım. Neyse ki normale döndük. Her mama verişimde 2.5 yaşındaki Abbey’e hayır dediğimdeki içler acısı ağlaması gibi tepkiler vererek, ağlayıyordum. Böylece strese girip sütümün gelmesini engelliyordum. Sonra yine mama vermek zorunda kalıyordum. Bildiğiniz kısır döngü.

Sonra bir gruptaki bir kaç arkadaş, ne kadar baskı altında olduğumun farkına varmamı sağladılar. Tabiki anne sütü en iyisi ve yerini hiç birşey tutamaz. Ama bu gibi durumlarda formül mama kullanan bebekler ve anneler tüh kaka olmadığını anladım. Olmayınca olmuyor.  Bunu Seçen anne kötü anne değildir. Şartlar Öyledir. Yada sezaryenle doğuran kadın, vajinal doğuran Kadından daha az kadın değildir. Ek gıdaya geçtiğimiz dönemde Blw yapan anne, eski yöntemi kullanan anneden üstün değildir.

Farkında olmadan, kendi seçimlerimizi seçmeyen diğer aileleri Yargılama hakkımız yoktur. Birbirimiz üzerinde baskı kurmaya hiç ama hiç hakkımız yoktur. Bazı istismar durumları dışında başkasının anneliğine laf edemeyiz. Aklımızdan bile geçiremeyiz.

Her aile, her kadın, her çocuk farklıdır. Seçimlerimizde buna göre farklılık gösterir. En iyisini biz biliyoruz diye bir şey yoktur. Yok öyle dünya. 

Lütfen birbirimiz üzerinde baskı kurmak yerine, destekleyelim. 

Hepimiz kendimize, çocuğumuza göre iyi anneyiz.