Harikalar Diyarı

  
Bir varmış, bir yokmuş… Hayalleri Diyarı diye bir ülke varmış. Bu ülkede yaşayan bir de Ayşe adında bir küçük prenses varmış. Prenses Ayşe’nin bir de evcil bir Aslan’ı varmış. Evcil dediğime bakmayın. Aslan, Prenses Ayşe’nin en iyi arkadaşıymış. İki arkadaş her gün maceradan maceraya koşuyorlarmış. Hayaller Diyarı bu ya, her zaman farklı farklı maceralar yaşarlarmış. Kimi günler pamuktan bulutların üzerinde, kimi zaman denizler diyarında. Bazen de ormanlarda, dağlarda. Aslında Prenses Ayşe ve Aslan, macera aramazlarmış. Macera onları gelir bulurmuş. Tek yapmaları gereken, hayal kurmakmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, ormanda yürüyüşe çıkmışlar. Bir çok yeşil ağacın içinden geçmişler. Derken bir tepeye varmışlar. Bu tepede bir çok dost canlısı aslan bulunuyormuş. Bir çok aslan, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı karşılamak için tepenin ortasında toplanmışlar. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, tepeye vardıkları zaman atıştırmalık zamanıymış. Aslan’ın midesi gürültülü bir şekilde gürlemiş. Bir aslan, hemen gidip kurabiye yapmış. Bir diğeri turta. Bir aslan da herkese elma çayı yapmış.

Bir aslan kamp ateşi yakmış. Prenses Ayşe ve arkadaşı Aslan, diğer aslanlarla birlikte ateşin etrafında toplanmışlar. Hep birlikte elma çaylarını içerlerken, bir yandan atıştırmalıkları yiyor, diğer yandan sohbet ediyorlarmış. Hayallerden, kitaplardan ve oyunlardan konuşmuşlar.

Tepeden dağlara baktıkları zaman Güneş’in batmasına az kaldığını görmüşler. Güneş yavaş yavaş batıya geçiyor, yerini parlak yıldızlarla kocaman bir tepsiye benzeyen Ay’a bırakmaya hazırlanıyormuş. Hayaller Diyarı’nda yaşayan herkes bilirmiş ki, Prenses Ayşe’nin annesi ve babası, Aslan’ı ve Prenses Ayşe’yi güneş batmadan gölün yakınlarındaki evlerinde olmalarını istiyorlarmış.

Prenses Ayşe ve Aslan, o gün tepede tanıştıkları tüm arkadaşlarına veda ederek, tepeden aşağıya inmişler. Ormanın içinde yürürlerken, çok lezzetli görünen mantarların olduğu yere varmışlar. Prenses Ayşe, mantarları toplayarak annesine bir sürpriz yapmak istemiş. Mantarlar annesinin en sevdiği sebzelermiş. Bir çok mantar olduğu için bir sepete ihtiyacı varmış Prenses Ayşe’nin.

“Aslan, annem mantarları çok seviyor. Bu mantarlar da çok lezzetli görünüyor. Ama mantarları toplamak için, bir sepete ihtiyacımız var. Malesef sepetimiz yok.” demiş Prenses Ayşe.

“Etrafa bir bakalım istersen. Belki sepete benzer bir şeyler buluruz.” demiş Aslan, Prenses Ayşe’ye.

Sonra iki arkadaş etrafta sepete benzer bir şeyler aramaya başlamışlar.

Çok güzel iki tane sepete benzer bir şey bulmuşlar.

Sonra Prenses Ayşe ilk mantarı kopartmak için uzandığında bir ses “yapma,” demiş. Prenses Ayşe, dönüp Aslan’a bakmış. Duyduğu ses Aslan’ın sesinden farklıymış. Aslan, Prenses Ayşe’nin neden ona baktığını merak etmiş. “Ne oldu Prenses Ayşe? Neden birden durdun?” diye meraklı bir şekilde sormuş Aslan.

Prenses Ayşe çok şaşırmış. Etrafına bakınmış ama sadece Aslan’ı, ağaçları ve mantarları görmüş. Sesin nereden geldiğini anlayamamış.

“Tam mantarları toplayacaktım ki birden ‘yapma’ diye bir ses duydum. Senin söylediğini zannettim. Etrafta senden başka kimse de yok. Her halde yanıldım. Neyse.” demiş Prenses Ayşe.

“Her halde. Ben bir şey duymadım çünkü.” diye cevap vermiş Aslan.

Prenses Ayşe omuzlarını silkmiş. Aslan’a gülümsedikten sonra tekrar mantarları toplamak için eğilmiş. Tekrar “yapma,” diyen bir ses duymuş. Tekrar etrafına bakınmış, ama Aslan’dan başka kimseyi görememiş Prenses Ayşe.

“Yapma, lütfen bizi kopartma. Biz yaşıyoruz” demiş ses. Prenses Ayşe çok şaşırmış.

“İyi ama, sen kimsin? Neredesin?” diye meraklı bir şekilde sormuş Ayşe.

“Aşağıdayım. Ben toplamak istediğin mantarım. Biz hepimiz canlıyız.” demiş mantar en sonunda.

Prenses Ayşe aşağıya mantarlara bakmış. Küçük bir mantarın hareket ettiğini görmüş. İyice eğilmiş Prenses Ayşe mantarı yakından görebilmek için. Aynı anda Aslan’ı çağırmış Prenses Ayşe. Durumu bir bir anlatmış. Aslan’da bu küçük mantarı merak etmiş. Mantarı görebilmek için o da, Prenses Ayşe ile eğilmiş.

“Merhaba küçük mantar. Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ından geliyoruz. Evimiz ormanın diğer tarafındaki Gölün yakınında. Annem mantarları çok sever. Sizi görünce, toplayıp anneme bir sürpriz yapayım dedim. Ama sizin canlı olduğunuzu bilmiyordum. Kusura bakmayın, ne olur.” demiş Prenses Ayşe.

“Merhaba Prenses Ayşe. Benim adım Şapkalı. Burası, Mantarlar Şehri. Buradaki tüm mantarlar canlı. Çok teşekkürler bizi koparmadığın için. Zaten bizim cinsimiz yenmiyor. Bak buradaki benim kardeşim Pofuduk. Diğer taraftaki de arkadaşım Benekli. Çocuklar bakın yeni arkadaşlarımız Prenses Ayşe ve Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyorlarmış. Korkacak bir şey yok. ‘Merhaba’ deyin yeni arkadaşlarımıza.” diyerek diğer mantarlara da seslenmiş Şapkalı.

Birden diğer mantarlar da hareket etmeye başlamış. Prenses Ayşe ve Aslan hem çok heyecanlanmışlar, hem de çok şaşırmışlar. Bir çok macera yaşamalarına rağmen, bu zamana kadar hiç canlı mantarlarla karşılaşmamışlar.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Pofuduk. Mantarlar Şehri’ne hoşgeldiniz.” demiş mantarlardan birisi.

Prenses Ayşe ve Aslan heyecandan gülümsemişler.

“Merhaba, Prenses Ayşe ve Aslan. Benim adım Benekli. Sizlerle tanıştığımdan dolayı çok memnun oldum.” demiş kibarca diğer mantarlardan birisi.

“Merhaba Pofuduk ve Benekli! Biz de sizinle tanıştığımıza çok sevindik. İlk defa konuşan mantarlarla tanışıyoruz. Çok mutluyuz bu yüzden.” demiş Prenses Ayşe.

“Evet. Gerçekten çok sevindik sizinle tanıştığımıza. İlk defa konuşan mantarlar gördüğümüz için çok heyecanlıyız. Buradaki tüm mantarlar canlı mı?” diye sormuş Aslan.

Birden tüm mantarlar hareket etmeye başlamışlar. Aslan ve Prenses Ayşe birbirlerine bakıp gülümsemişler.

Tüm mantarlar hep birlikte;

“Biz küçük mantarlarız,

Her birimiz canlıyız.

Biz küçük mantarlarız,

Mantar Şehri’nde yaşarız.” diye bir şarkı söylemişler. Sonra herkes gülmeye başlamış.

“Sizinle tanıştığımıza çok sevindik. Fakat güneş batmadan önce evde olmamız lazım. Sonra tekrar görüşürüz küçük mantarlar.” demiş Prenses Ayşe.

“Biz de çok sevindik sizinle tanıştığımıza Prenses Ayşe ve Aslan.” demiş Şapkalı.

“Ama lütfen tekrar Mantar Şehri’ne, bizi ziyarete gelin.” diye de eklemiş Şapkalı.

“Tabi ki tekrar sizi ziyarete geliriz. Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.” demiş Prenses Ayşe.

“Hoşçakalın” demiş tüm mantarlar hep bir ağızdan.

Prenses Ayşe ve Aslan yollarına devam etmişler. Bir çok güzel çiçeğin ortasından geçmişler. Prenses Ayşe, çoğu çiçeği koklamak için durmuş. Her birinden farklı farklı kokular yükseliyormuş.

İki arkadaş şarkı söylemeye başlamışlar:

“Biz iki yakın arkadaşız,

Her gün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Gölün yakınlarına geldikleri zaman, bir ağlama sesi duymuşlar. İkisi de birden susmuşlar. Etraflarına bakınmışlar. Çınar ağacının altındaki kayalıkların üzerinde oturan boz renginde bir tavşan görmüşler. Küçük tavşan, hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş.

Aslan ve Prenses Ayşe, çınar ağacının altına, bu küçük tavşanın yanına gitmişler.

Küçük tavşan o kadar çok ağlıyormuş ki, yanına gelen Aslan ve Prenses Ayşe’yi farketmemiş bile.

“Merhaba küçük tavşan. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Gölün diğer tarafında, Hayaller Diyarı’nda oturuyoruz. Neden ağlıyorsun küçük tavşan? Sana yardım edebilir miyiz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Küçük tavşan başını kaldırarak Prenses Ayşe’ye ve Aslan’a bakmış. Önce gözyaşlarını silmiş, sonra da burnunu.

Hıçkırarak, “merhaba… Benim adım Bozcan. Ben Tavşanlar Şehri’nde oturuyorum. Bahçede oyun oynuyordum. Birden çok güzel, rengarenk bir kuş gördüm. Kuşu buraya kadar izledim. Ama kuş uçup gitti ve ben de kayboldum. Şimdi evime nasıl gideceğimi bilmiyorum.” deyip ağlamaya devam etmiş küçük tavşan.

“Ağlama Bozcan tavşan, lütfen. Önce yavaş yavaş say, sonra bize evinin yakınlarında olupta hatırladığın yerleri söyle. Evini bulmanda sana yardım edeceğiz.” demiş Prenses Ayşe.

Bozcan “tamam” demiş hıçkırarak yine. Sonra saymaya başlamış. “Bir, iki, üç… Dokuz ve on!”

Prenses Ayşe haklıymış. Bozcan ona kadar saydıktan sonra, biraz daha sakinleşmiş.

“Tavşan Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi var. Evimin yakınında da havuç ve marul tarlası var.” demiş Bozcan.

Sonra Bozcan, Aslan ve Prenses Ayşe başlamışlar papatya bahçesi aramaya.

Ormanda ilerlerken bir anne sincap ve iki tane yavru sincap görmüşler. Prenses Ayşe hemen anne sincaba gülümsemiş ve konuşmaya başlamış; “ Merhaba anne sincap. Ben Prenses Ayşe ve bu da arkadaşım Aslan. Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Evimize dönerken gölün yakınlarında Bozcan tavşanla karşılaştık. Bozcan tavşan kaybolmuş. Tavşanlar Şehri’nde yaşıyormuş. Tavşanlar Şehri’ne girmeden önce bir papatya bahçesi varmış. Onu arıyoruz. Acaba papatya bahçesi gördünüz mü?”

Anne sincap biraz düşündükten sonra cevap vermiş; “Merhaba Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Aslında iki gün önce bir papatya bahçesi görmüştüm ama tam olarak yerini hatırlamıyorum. Ama Ulu Meşe Ağacı mutlaka yerini biliyordur. O size yardım edecektir.”

“Peki Ulu Meşe Ağacı’nı nasıl bulabiliriz?” diye sormuş Prenses Ayşe.

“Dümdüz ilerleyin meşe ağaçlarını göreceksiniz. Tam ortada kocaman bir meşe ağacı var. O, Ulu Meşe Ağacı. Ona benim sizi gönderdiğimi söyleyin ve bu meşe ağacı palamudunu gösterin.” diyerek Prenses Ayşe’ye bir meşe palamudu vermiş anne sincap.

“Biran önce yola çıkın. Güneş yavaş yavaş batıya doğru yol almaya başladı.” demiş anne sincap.

“Çok teşekkürler anne sincap. Hoşçakalın” demiş Prenses Ayşe ve yollarına devam etmişler.

Biraz ilerledikten sonra Aslan ve Prenses Ayşe aynı şarkıyı söylemeye başlamışlar yine.

 

“Biz iyi iki arkadaşız,

 Hergün farklı macera yaşarız.

Bazen ormanda, bazen bulutlarda

Hayaller Diyarı’nda

Hayaller kurarız.”

Sonra gülüşmeye başlamışlar.

Bozcan kardeşi, Pamuk ile hergün oynadıkları farklı oyunlardan, annesine ve babasına havuç tarlasında nasıl yardım ettiklerinden bahsetmiş.

Yol boyunca gülüşmüşler. Bozcan kaybolduğunu tamamen unutmuş.

Meşe ağaçlarına varmışlar. Biraz ilerledikten sonra ortada ki koskocaman meşe ağacını görmüşler.

Prenses Ayşe ağacın yanına gider gitmez “Merhaba meşe ağacı. Acaba sen Ulu Meşe Ağacı mısın?” diye sormuş.

Ağaç gülümsemiş. “Evet benim adım Ulu Meşe Ağacı. Siz kimsiniz? Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormuş Ulu Meşe Ağacı.

“Ben Prenses Ayşe, bu da arkadaşım Aslan. Biz Hayaller Diyarı’ndan geliyoruz. Eve dönerken Bozcan tavşanla karşılaştık. Kaybolmuş. Tavşan Şehri’nde yaşıyormuş. Papatya bahçesinden sonraymış Tavşan Şehri. Yolda gelirken anne sincabı gördük. Bize bu meşe palamudunu vererek sana göstermemizi ve bize senin yardım edebileceğini söyledi. Bize yardım eder misin?” diyerek meşe palamudunu Ulu Meşe Ağacı’na göstermiş, Prenses Ayşe.

Ulu Meşe Ağacı gülümsemiş.

“Bir arkadaşım var size yardım edebilecek.” demiş.

Birden dallarını hareket ettirmeye başlamış. Gittikçe hızlanmış Ulu Meşe Ağacı. O kadar güzel bir müzik çıkmaya başlamış dallarından adeta tüm orman büyülenmiş. Orman sessizce bu güzel melodiyi dinlemiş. Bir süre devam ettikten sonra, Ulu Meşe Ağacı durmuş. Dökülen yaprakların arasından ayak sesleri gelmeye başlamış. Herkes merakla, kimin geldiğini görmek için bekliyormuş.

Bir ceylan gelmiş ağaçların arasından. Ulu Meşe Ağacı’nın dallarıyla oluşturduğu müzikle uyumlu bir şekildeymiş bu ceylanın adımları. Bunu gören Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan hayranlıkla izlemişler ceylanı. Ceylan, Ulu Meşe Ağacının yanına gelerek “Merhaba Ulu Meşe Ağacı. Beni çağırdığını duydum. Ben de göl kenarından, koşarak yanına geldim. Sana nasıl yardım edebilirim?” diye sormuş ceylan çok nazik bir şekilde.

“Hoşgeldin, Lekeli. Seni gördüğüme çok sevindim. Bunlar yeni arkadaşlarım Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan. Bozcan, Tavşan Şehri’nde oturuyormuş. Ama kaybolmuş. Aslan ve Prenses Ayşe gölün yakınlarında rastlamışlar Bozcan’a. Buraya kadar ona yardım etmeye gelmişler. Onları önce Tavşan Şehri’ne götürerek Bozcan’ı evine bırakıp, oradan da Aslan ve Prenses Ayşe’yi gölün diğer tarafındaki evlerine bırakabilir misin? Güneş batmadan önce evlerinde olsunlar isterim.” demiş Ulu Meşe Ağacı. Lekeli ceylan, bu üç arkadaşa bakıp gülümsemiş.

Prenses Ayşe, Lekeli ceylanın güzelliğine hayran kalmış.

“Tabi ki Ulu Meşe Ağacı. Hemen yola çıkalım o zaman. Güneş’in batmasına az kaldı.” demiş Lekeli.

Prenses Ayşe, Ulu Meşe Ağacı’na sarılarak teşekkür etmiş. Vedalaşarak yola koyulmuşlar.

Lekeli önde, bizim üç arkadaş arkada hızlı bir şekilde yürüyormuş. Prenses Ayşe, Lekeli’nin yanına giderek, “Lekeli, acaba Ulu Meşe Ağacı ile nasıl tanıştınız. Seni çağırırken dallarıyla yaptığı müzik muhteşemdi. Sen nasıl anladın seni çağırdığını?” diye meraklı bir şekilde sormuş.

Lekeli, Prenses Ayşe’nin merakını ve heyecanını anlayarak gülümsemiş.

“Bu bizim müziğimiz. Her ne zaman birbirimize ihtiyacımız olursa o bu müziği yapar, ben de sesimi kullanarak şarkı söylerim. Her zaman birbirimizin yardımına koşarız. Tabi ki o gelemez ama başka arkadaşlarını yollar bana yardım etmek için. Nasıl tanıştığımıza gelirsek; ben küçük bir yavruyken annemle birlikte sık sık Ulu Meşe Ağacı’nın yanına gelirdik. Annem ne zaman birisiyle konuşmak istese, bu kişi her zaman Ulu Meşe Ağacı olurdu. Bir gün Hayaller Diyarı’nın dışında yaşayan insanlar geldi ormana. Annemle oyun oynuyorduk. Birden gürültülü bir şey patladı. Annemle koşmaya başladık. Arkamızda bu insanlar vardı. Bizim peşimizden koşuyorlardı. Annem beni Ulu Meşe Ağacı’nın yanına getirdi ve oradan ayrılmamamı söyledi. Ondan sonra koşarak uzaklaştı. Bir daha da geri gelmedi. Ben Ulu Meşe Ağacı’nın yanında büyüdüm. Bana çok yardım etti ve bana bir çok şeyi o öğretti. O yüzden ne zaman birbirimize ihtiyacımız olsa bu müzikle birbirimize haber vermeye başladık.” demiş Lekeli. Bunları duyan Prenses Ayşe hem çok üzülmüş, hem de Lekeli’nin yalnız kalmadığı için çok sevinmiş.

Biraz daha yürüdükten sonra papatya bahçesini görmüşler. Prenses Ayşe, Aslan ve Bozcan çok sevinmişler. Öyleki birbirlerine sarılıp dans etmeye başlamışlar.

Ama aynı anda güneşin rengini yavaş yavaş turuncuya dönüştüğünü görmüşler.

Aceleyle koşarak havuç ve marul tarlasını bulmuşlar. Bozcan, artık evinin nerede olduğunu hatırlamaya başlamış ve koşarak bahçeden içeriye girmiş. Kardeşi Pamuk ve Anne Tavşan onu dört gözle bekliyormuş. Bozcan’ı görünce koşup sarılmışlar.

Lekeli gitmeleri gerektiğini hatırlattığı için Prenses Ayşe ve Aslan, pek uzun kalamamışlar ama Bozcan’la vedalaşmışlar. Bozcan’ın annesi üçüne de havuçlarla dolu, üç tane sepet vermiş ve Bozcan’ı eve getirdikleri için her birisine çok teşekkür etmiş.

Vedalaştıktan sonra, Lekeli, Aslan ve Prenses Ayşe eve dönmek için yola devam etmişler. Ama bu sefer daha da hızlı bir şekilde yürüyorlar, hatta bazen koşuyorlarmış. Güneşte turuncudan, kırmızıya dönmeye başlamış. Eve gidiş yollarında bir çok güzel kuş ve çiçek görmüşler. Hepsine hayran kalmışlar. Lekeli, Prenses Ayşe’yi ve Aslan’ı evlerine getirmiş. Prenses Ayşe, Lekeli’ye o kadar sıkı sarılmış ki zavallı Lekeli, bir ara nefes bile alamamış. Hepsi gülüşmüşler.

“Sana çok ama çok teşekkür ederim Lekeli. Bugün seninle tanıştığıma çok sevindim. Seni tekrar görebilir miyim?” diye sormuş Prenses Ayşe.

Aslan da, “gerçekten çok teşekkür ederiz Lekeli. Sen olmasaydın asla zamanında eve gelemezdik!” diye eklemiş.

Lekeli gülümsemiş. “Ne zaman bana ihtiyacınız olsa ‘Lekeli’ diye bağırmanız yeterli. Ben kulaklarımla duyacak mesafeden uzak olsam bile, sizlerin sesini yüreğimle duyacağım.” diyerek veda etmiş Lekeli. Aslan ve Prenses Ayşe, Lekeli’nin arkasından el sallamışlar ve evden içeriye girmişler.

Prenses Ayşe’nin annesi sofrayı hazırlıyormuş. Yemekte mantar sote varmış. Ayşe ve kedisi birbirlerine bakarak gülümsemişler. Neyseki arkadaşları Şapkalı’nın ‘bizim türümüz yenmez!’ dediğini hatırlamışlar. Ayşe rahat bir nefes almış. Aslan da Ayşe’ye göz kırpmış.

Sofraya oturdukları zaman Ayşe, annesine, babasına ve üç küçük kardeşine başlarından geçen macerayı anlatmış. “Bahçede bir çok macera yaşamışa benziyorsunuz Ayşe!” demiş babası Ayşe’nin. “Yorucu bir güne benziyor. Kim ballı kurabiye ister?” diye sormuş Ayşe’nin annesi. Ayşe ve kedisi Aslan birbirlerine bakışmışlar. Herkes uzun bir süre gülüşmüş.

Burası Hayaller Diyarı! Kim bilir, Prenses Ayşe ve Aslan belki sizinle de bir macera yaşamaya gelir. Unutmayın! Hayaller Diyarı’nda sadece hayal etmeniz yeterli! Maceraların başlangıcıdır hayaller.

Legolar Hakkındaki Gerçekler

  
Legolar… Birçok çocuk için vazgeçilmezler arasında. Özellikle hayal kurmayı ve birşeyler icat etmeyi seven çocukların olmazsa olmazı. Hem hayal güçlerini geliştirmekte, hem de motor becerilerini.  Bizim evde de çoğu evde olduğu gibi kopamadığımız bir ilişki var. Küçük çocuklar için olan büyük parçalar da büyük rağbetteydi evimizde. Ta ki o güne kadar.

  
Arabalar serisini ve kocaman bir uçak legosunu uygun bir fiyata ikinci el alana kadar… 

Daha üç ay önce 4 yaşına girmiş olan JJ oğlan, başka oyuncakların yüzüne bakmaz oldu. Evdeki masalardan bir tanesi sırf bu Legolara ayrıldı. Babayla daha fazla kaliteli zamanlar geçirilmeye başlandı. Babayla, çünkü annenin o küçücük parçalara ayıracak zamanı genelde olmuyor. Büyük Parça legolar görüyor benim işimi.

Neyse bu gözünü sevdiğim, canım legoların bayağı bir artısı oldu. 

1.

Oyalanmak isteyen bebelerin koyun önüne legoları, sonra izleyin ve görün. Sessiz olduklarında “hangi yaramazlık peşinde” diye endişelenmeye gerek yok. Lego tasarımlarıyla uğraşmaktan, evdeki tüm “sakıncalı ama çok cazip” yerleri tamamen unutuyorlar. 

2.

Küçücük kafalarının içindeki paha biçilemez hayalleri, kurguları az da olsa görebiliyorsunuz. Yetişkinlerin anlam ve Önem vermediği o hayal güçleri sayesinde, yepyeni icatlar çıkacaktır.

3.

Motor becerileri bayağı bir gelişecektir.

4. 

Daha hızlı düşünme becerilerini geliştireceklerdir. Neden sonuç ilişkisini daha hızlı kavrayabileceklerdir. 

5.

Evde eğitim konusunda birebirdir. Bir çok konu anlatımında kullanılabilir.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Üç madde de olumsuz Yönleri vardır.

1. 

Bağımlılık yapıyor. Kocam  bazen çocuklar uyurken de legoların başından ayrılmıyor. Bahanesi ise çocuklara öğretmek için becerilerini geliştiriyor. Ben de inandım 😂

2.

Dağınıklık. Küçük küçük parçalar. Toplaması da uzun Sürüyor tabi. Bizim bulduğumuz yöntem bir masanın üzerinde legoları yapmak ve ayrı ayrı poşetlerde tutmak. Böylece küçük parçalar da karışmayacak birbirine.

3.

Bu son ve en kötü yani legoların. Sakin ha sakın, bir legonun üzerine basmayın. Doğumla eş değer bir acısı bulunmakta. Hatta psikolog bir arkadaşım (Ceren bu sensin) acıları üçe ayırır.

  1. Bedensel acı

2.Ruhsal acı 

  1. Legonun üzerine bastığınız zaman ki acı.

Doğru Söze ne denir?!?

Yukarıdaki görüşler tamamen bir annenin görüşleridir. İsveç bilimadamlarının deney sonuçlarına dayanmamaktadır.

Ve kesinlikle Lego benim sponsorum falan değildir keşke olsaydı… Lego tr sorumluları duyarsınız umarım bunu.

Bunlar memnuniyet yazısıdır sadece.

Colombo 1. Bölüm.

DSC_0160

Colombo! Jaffna’dan sonra bize çok iyi gelen bir şehir. Colombo Sri Lanka’nın başkenti ve bu a ünvanı da adının hakkıyla veren bir yer.

Biz doğallık, yeşillikten yana olduğumuz için Jaffna çok iyi bizim için. Şayet Colombo çok çok farklı! Fazla yeşillik yok. Büyük mağazaları var. Orada yaşayanların çoğu İngilizce’de biliyor. Bu yüzden eşim olmadan da çoğu işimi halledebildim. Özellikle Petta’ya yakın up uzun bir sahili var. Dolayısıyla bu sahil çok da kalabalık oluyor. Çocuklarla yapacak çok aktivite var Colombo’da.

Yemekleri burada da çok acı. Hatta öyle ki tüm Sri Lanka’daki küçük çocuklar bizim Adana kebapı yeteri kadar acı değil bu diye beğenip yemezler. Biz bir lokma yemek, bir koca bardak suyla idare ediyoruz. Sri LAnka’yı  ziyaret etmeyi düşünüyorsanız acıya hazırlıklı olun!

Mesela Jaffna’da pek sebze sevmezler. Genelde herşeyleri balık. Çok iyi, çok lezzetli ama bir noktadan sonra insan gerçekten de bıkıyor. Mesela ben Türkiye’ye döndüğüm zaman bir yıl balık görmek istemiyorum. Neredeyse 1,5 ay boyunca her gün iki öğün balık yiyince bu hale geliyor insan. Öyle ki Cuma günlerini dört gözle bekliyorum ben! Hindulara göre kutsal gün olan Cuma’da vejeteryan taklidi yapıp yumurta bile pişirmek yasak olunca, mecburen beğenmedikleri sebzeleri pişiriyorlar. Bu benim en sevdiğim gün. En azından biraz da olsa sebze yiyebilirim!

Colombo bunun tersi. Evet orada da balık yiyorlar ama buradaki kadar değil. Mesela restorantlarda her gün farklı farklı sebze bulabilirsiniz. Ben vejeteryan değilim ama sebze yemeğe bayılıyorum. Belki de Türkiye’deki et ve balık fiyatlarından bu alışkanlığı kazandım ama şimdi tadını çıkartıyorum sebzelerin. Yemek konusunda çeşitlilik fazlasıyla var Colombo’da.

DSC_0086

Meyve çeşitliliği de Jaffna’dan daha fazla. Mesela çocukların en çok sevdiği bu Yıldız Meyve (Star Fruit)! Öyle ki bir kilosunu, bir oturuşta bitirdiler. Evet ben de izin verdim çünkü Jaffna’da fazla meyve de yok. Yetiştirme imkanı çok daha fazla. Ama çoğunlukla Hindistan Cevizi, Mango ve Wood Apple yetiştiriyorlar. Biraz da tembellik herhalde. Çünkü bu kadar alan olmasına rağmen kendi sebzelerini, yeşilliklerini yetiştiren yok.

DSC_0118

Bizim çocuklar Colombo’yu daha çok sevdiler. Belki de her gün farklı bir şeyler yaptığımız içindir.

DSC_0131 Mesela haftaya tekrar Colombo’ya gideceğiz. Bu sefer Kandy ve başka bir kaç yeri daha ziyaret edeceğiz. Bu arada Colombo gezimiz sadece bu resimlerle sınırlı değil. En az 2 post daha çıkar. Onları da Pazartesi falan paylaşacağım.

Ama son iki sözüm şunlar: Colombo ziyaret edilmesi olmazsa olmazlardan bir yer.

İkincisi ise bizim gibi küçük bebeleriniz varsa babywearing (kangurusuz) yapamayacağınız bir yer. Bizim gibi unutup sonradan pişman olmayın. Bu sefer bizim bavula koyacağımız ilk şey Kanguru olacak!

Playcorn Çılgınlığı

image

İstanbul’da olduğumuz zamanlarda gelmiş ama kargo da beklemiş bu paketin bizim için bir velinimet olduğunu anlamış bulunuyorum. Paketi açar açmaz çocuklar sevinç namelerini keşke kaydetseymişim.
Bu kadar oyalanacaklarını bilseydim önceden edinirdim playcornu Zamazumadan.
Hazır montessori tarzı evde eğitime yönelmişken, çocuklar ve benim için harika oldu.

image

Hem el becerilerini hem de düşünce yeteneklerini geliştiren bir uygulama.

image

Odelia kitapçığa bakarak bu kuğuyu yaptı. Bakımı kolay bir evcil hayvan oldu bu kuğu bizim için.

image

Yuhanna’da kitapçıklara sığmayan bu şaheseri yaptı. Uçak olurlar kendileri.

image

Bu uçağın yarısı Abbey kız tarafından imha edildi.
Lakin yapımı hem kolay, hem de çocukları oyaladığı için hiç de üzülmedik bu imha meselesine. Çocuklar  oyalanırken ben de listemdeki diğer işleri bitiriyorum.

Bir Kez Daha Hoşçakal ve Merhaba

image

(Bu yazı Slugs and  Snails tanıtım yazısıdır)
İstanbul’daki son günümüzü, hep beraber dışarıda geçirelim dedik. Gitmeden yapmamız gerekenler listesinde milyon tane madde varken İstanbul’a uzun süreliğine vedayı bu şekilde yapalım dedik. İstanbul’un soğuk havasında pantolon düşmanı olan Odelia’ya alternatif kıyafet bulmak bayağı bir güçleşti. İmdadıma Slugs and Snails yetişti. Hem kışa uygun kalın, hem de çocuklar için tasarlanmış rengarenk külotlu çorapları var. Odelia gökkuşağı desenli, JJ ise tam bir tutkunu olduğu helikopter desenli külotlu çoraplarına bayıldılar. Rengarenk olmalarına ben daha da bayıldım.

image

Harika bir günün ardından İstanbul’daki evimize de uzun bir süreliğine veda ettik. Biraz buruk biraz heyecanlıyız. Arkadaşlarımızla görüşmeye fırsatımız bile olmadı.
Çocuklar arkadaşlarını özleseler de Güneydoğuda ki eve geleceğimiz için çok sevindiler.

image

image

Uzun bir  yolculuğun ardından tekrar evimizdeyiz.

image

Bizim için ev neresi onu anlama çabalarındayız.